17 Mayıs 2016 Salı

Giriş

Giriş


Basit insan denilince genel olarak görgü kurallarından habersiz, cahil, bilgisiz, nerede nasıl davranacağını, nasıl konuşacağını bilmeyen, ölçüsüz bir insan modeli akla gelir. Fakat bu kitapta ele alınacak konu halk arasında kullanılan anlamdaki basitlik değil, din ahlakına göre basitliğin nasıl bir ruh hali olduğudur. Burada ele alınacak olan basitlik, bilinen anlamından çok daha köklü ve derin bir hastalıktır. Ve insanı -Allah'ın dilemesi dışında- cehenneme sürükleyebilecek büyük bir tehlikedir.
Basitlik, insanın, ruhunu Kuran ahlakına uygun bir şekilde derinleştirememesi, Allah'a yakın olma ve O'nun rızasını kazanma konusunda istekli olmaması sonucunda, davranış ve düşünce biçiminde meydana gelen yüzeyselliktir. Bu yüzeysellik, insanın, Allah'ın gücünün sınırsızlığını, kendi etrafında ve dünya üzerinde meydana gelen olaylardaki hikmetleri ve yaşamın gerçek manasını anlamada zayıf bir kavrayışa sahip olması şeklinde kendini gösterir. Allah'ın varlığını ve gücünü kavrayan samimi bir Müslümanın gösterdiği güzel ahlak ile yukarıda belirttiğimiz şekilde yüzeysel bakış açısına sahip bir insanın ortaya koyduğu ahlak, kişilik ve davranış biçimleri birbirinden tamamen farklıdır. Müslümanlar son derece asil bir ruha, yüksek bir kişilik kalitesine ve derin bir anlayışa sahip olurlarken basit insanlar kendilerini alçaltan bir karakter yapısına sahip olurlar.
Basitlik, kimi insanlar tarafından hayat şekli olarak yaşanan ve temelde içteki basitlikten kaynaklanan tavır, düşünce ve konuşma bozukluklarıdır. Ancak basitlik denince akla yanlış bir tanım gelmemelidir. İnsanların samimiyetlerinden kaynaklanan doğal tavırları basitlik değildir; doğallığın kendine göre bir güzelliği, derinliği ve etkileyiciliği vardır. Dolayısıyla basitlikten sakınmak doğallığı kısıtlamak değildir. Basitlik bunlardan farklıdır; doğallık gibi samimiyetten değil, şuur kapalılığından, din ahlakına muhalif olarak yapılan tavırların itici, olumsuz etkisini, yüzeyselliğini fark edememekten kaynaklanır. Cahiliye toplumlarında kimi insanlar basitlikten sakınmanın yolunun sahte bir asalet anlayışı olduğunu sanırlar. Bu asaletin gereğinin de soğukluk, resmiyet, yapmacık tavırlar, suni şekilde kibarlaştırılmış davranışlar, kibirli tavırlar olduğunu düşünerek, en az basitlik kadar yanlış ve itici bir başka tavır bozukluğu yaşarlar. Oysa basitlikten kurtulmanın yolu yapmacık bir asaleti değil, yalnızca Kuran ahlakını yaşamaktır.
Pek çok insan basitliği kabullenir. Bunu adeta hayatın vazgeçilemez bir gerçeği gibi görerek, normal karşılar, ne kendi yaptıklarından ne de başkalarının bu yöndeki tavırlarından rahatsız olmazlar. Aksine birbirlerini bu çirkinliğe teşvik eder ve kendilerini çoğunluğun yaşadığı basit davranışları uygulamak zorunda hissederler. Hatta bu konuda öylesine şartlanılmıştır ki, basitlik, konuşma ve bakış şekilleri, kendine özgü kuralları ile adeta batıl bir din haline getirilmiştir.
Oysa basitlik, insanı güzel ahlaktan, kaliteli bir kişilikten, büyük düşünmekten alıkoyan önemli bir tavır bozukluğudur. Bir insan batıl basitlik dinini benimsemişse, dindar olduğunu söylese bile din ahlakını tam anlamıyla yaşaması mümkün olmaz. Allah'ın varlığına inansa, ben Müslümanım dese de bu hastalıktan kurtulmadığı sürece Kuran ahlakını tam anlamıyla yaşayamaz. Nitekim Allah Kuran'da bir grup insanın basit ve yüzeysel kişilik ve ahlak anlayışlarına dikkat çekmiştir. Bu insan grubu, Peygamberimiz (sav) döneminde yaşayan bazı Bedevilerdir. İlerleyen bölümlerde davranış ve düşünce şekillerindeki yüzeyselliği Kuran ayetleri ile inceleyeceğimiz Bedevilerin, gerçek Müslümanlardan farklı olduklarını, imanın bu kişilerin kalplerine tam yerleşmediğini Rabbimiz bize şöyle bildirmiştir:
Bedeviler, dedi ki: İman ettik. De ki: Siz iman etmediniz; ancak İslam (Müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir... (Hucurat Suresi, 14)
Tavırlarını katıksız olarak Kuran ahlakına göre şekillendiren müminler ise, Allah'ın kendileri için seçip beğendiği ve fıtratlarına en uygun olan ahlakı yaşamaları nedeniyle basit tavırlardan, basit düşünce şekillerinden sakınmış olurlar. Tüm tavırları, düşünceleri, sözleri ruhlarında yaşadıkları derinliği yansıtır nitelikte asil ve güzeldir. Her olayda bakış açılarını Kuran'a göre belirledikleri için, Allah'ın Kuran'da verdiği bilgiler sayesinde basitliği en iyi fark edip, teşhis edebilen insanlar da yine ancak müminlerdir. Basitliği yaşayan bir insan, bunun büyük bir tehlike değil birçok insanın yaşadığı, hayatın bir gerçeği olduğunu düşündüğü sürece kendisine verdiği zararın farkında olmaz. Oysa basitlik Kuran ahlakından ve anlayışından tamamen uzak olan, kişinin Müslümanca yaşamasını engelleyen kirli ve alt bir kültürdür.
Bu çalışma, din ahlakından uzak yaşayan bazı insanların -dindar olduklarını öne sürseler bile- içine düştükleri bu kirli kültürü her yönüyle ele almak ve çözümünü de ortaya koymak amacıyla hazırlandı.
Unutulmamalıdır ki basitliğin bu kirli yapısı içinde yaşayan insan bundan sorumludur. Böyle bir kişi Kuran ahlakından ve bu ahlakın inceliklerinden uzak bir hayat yaşarken, basit idealler peşinde koşarken ve bundan dolayı da hesap verebileceğini aklına bile getirmezken, ölüm meleklerinin canını almak için yanına geldiklerini gördüğünde içinde bulunduğu derin gafletten uyanır. Fakat bu çok geç bir uyanıştır. Çünkü insanın yaratılış amacı Allah'ın razı olacağı umulan ahlakı ve hayatı yaşamaktır, bir ömrün geride bırakıldığı ölüm anı ise bu amacı anlamak için olabilecek en kötü zamandır.
Allah dünyada basitlikten sıyrılıp, gerçek Kuran ahlakına tabi olmayan insanların ahirette uğrayacakları karşılığı şöyle haber vermiştir:
Doğrusu, 'suç ve günah işleyenler,' kimi iman edenlere gülüp-geçerlerdi. Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine kaş-göz ederlerdi. Kendi yakınlarına döndükleri zaman neşeyle dönerlerdi. Onları gördükleri zaman ise: Bunlar elbette şaşkın-sapıklardır derlerdi. Oysa kendileri onların üzerine gözcü olarak gönderilmemişlerdi. Artık bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmek suretiyle. Nasıl, kafir olanlar, işlediklerinin 'feci karşılığını gördüler mi?' (Mutaffifin Suresi, 29-36)

Basit insanlar yaratılış amaçlarından uzak bir yaşam sürerler

Basit insanlar yaratılış amaçlarından uzak bir yaşam sürerler


Bir Müslüman, Allah'ın kendisinden razı olacağı ve cennete uygun olan ahlakı güzel görür ve bu ahlakı en güzel şekilde yaşamayı hedefler. Oysa insanlardan bazıları böyle bir hedeften gafildirler. İçlerinde, Allah'ı razı edebilecekleri güzel ahlaka ait özellikleri kazanma isteği duymazlar. Sadece dünyada kendilerini ayakta tutacak, yaşamalarını, yalnız kalmamalarını, istedikleri insanlarla dostluk kurmalarını, dünyevi hedeflerine ulaşmalarını sağlayacak yani toplum tarafından kabul görecek kadar bir kişilik ve ahlak seviyesinde olmayı yeterli görürler. Bu dar bakış açısıyla belirledikleri hedefleri, onların Allah'ın hoşnut olacağını bildirdiği ahlaka özenmelerine engel olur. Allah'ın rızasına, rahmetine ve cennetine ulaşmayı hedeflemek yerine belirttiğimiz gibi vasat, sıradan dünyevi hedefleri olan insanlardan biri olmayı tercih ederler. Bu hedefleri elde etmek onlar için yeterlidir.
Oysa bir insanın yaratılışındaki asıl amaç bu dünyevi hedeflerin çok üstünde, bambaşka bir amaçtır. Allah bir ayette, O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı... (Mülk Suresi, 2) şeklinde belirterek insanın yaratılışındaki amacı haber vermektedir. Başka bir ayette de Rabbimiz, bu amacın farkında olmadan son derece basit ve yüzeysel bir anlayış içinde yaşama gayesinde olan insanlara şu soruyu sormaktadır:
Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?(Müminun Suresi, 115)
İnsan dünyada bulunduğu imtihan süresi boyunca Kuran'a uymakla, her düşüncesinde ve tavrında Allah'ın rızasını aramakla, vicdanını kullanmakla, güzel ahlakı yaşamakla ve salih amellerde bulunmakla sorumludur. Bu açık gerçeğe rağmen az önce de belirttiğimiz gibi, yaratılış amacından uzak yaşayan insanlar kendilerine basit başka amaçlar edinirler. Bu amaçlar her kesim ve kültürde farklılık gösterir. Ama temelde hiçbiri, katıksız olarak Allah'a kulluk etmeye, O'nun rızasını kazanmaya dayalı değildir.
İyi bir okuldan mezun olmak, üniversite sınavında istediği bir bölümü kazanmak, iyi bir evlilik, güzel ve sağlıklı çocuklar, çocuklara iyi bir gelecek hazırlamak, bu arada işinde yüksek bir mevkiye gelmek, isabetli yatırımlar yapmak, ev, iyi bir araba ve yazlık almak, kendisinin ve ailesinin iyi giyinmesini, gezmesini sağlamak...
Basit insanların çoğu yalnızca bu idealler doğrultusunda yaşarlar. Oysa insanın dünyada bulunma amacı bunların hiçbiri değildir. Dahası bu saydıklarımız hedef ya da ideal haline getirilecek konular değildir; ancak birer araçtırlar. İnsanın dünyada bulunma amacının, iyi bir okuldan mezun olmak ya da iyi bir mevkiye gelmek olmayacağı açıktır. Elbette bunların tamamı  Allah'ın insanlara verdiği birer nimettir ve yaşanmasında bir mahsur yoktur, ama insanın Allah'ı ve ahireti unutarak yalnızca bunları amaç olarak belirlemesi hatalıdır. Aynı şekilde okumak, her konuda bilgi sahibi olmak da takdire değerdir ama hayatın amacı, Allah'ı ve ahireti unutup yalnızca insanların beğenisini kazanabileceğini umarak entelektüel olmak da değildir. Allah yaratılışın böyle bir amacının olmadığını Kuran'da şöyle bildirir:
Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımız'dan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık. (Enbiya Suresi, 16-17)
Dünya bir oyun ya da eğlence yeri değil, Allah'a kulluk etme, ahiret için çalışma mekanıdır. Bu gerçeği kavrayamayan insanların idealleri öyle basit ve geçicidir ki, insan, bu ideallerinin tümüne ulaşsa da ölüm melekleri yanına geldiğinde kayıpta olduğunu anlayacaktır. Bir kişi düşünün; bu kişi en büyük idealini gerçekleştirmiş belki kendi alanında uzman, dünyaca ünlü bir profesör olmuştur. Çocuklara, torunlara sahip olmuştur, onlara iyi bir yaşam standardı sağlamıştır fakat ahireti unutmuş, Allah'ın razı olacağı bir ahlakı yaşamamıştır. Böyle bir insan senelerce çalışmış çabalamıştır ama sonsuz hayatını yaşayacağı ahiret için hiçbir şeye sahip değildir.
Allah'ın ...Siz dünya hayatınızda bütün 'güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz... (Ahkaf Suresi, 20) ayetinde işaret ettiği gibi güzel olan herşeyi geride bırakmıştır. Yaşadığı belki 60 belki 70 yılın ise sonsuzluk ile kıyaslandığında bir kıymetinin olmadığı açıktır. Peygamber Efendimiz (sav) böyle insanların içinde bulunduğu akılsızlığı şöyle tarif etmiştir:
Akıllı-şuurlu adam o kimsedir ki nefsini (Allah'a karşı) köleleştirir (veya hesaba çeker) ve ölümden sonraki (hayat) için (iyi) amel işler. (Nefsini yenmekten) aciz adam da o kimsedir ki nefsini arzusuna uydurur (yani nefsini haramdan alıkoymaz). Sonra Allah'tan (mağfiret) temenni eder. (İbni Mace, Cilt10, Syf.541)
Bu yanılgı içinde yaşamını sürdüren insanlar dünyayı sadece istek ve tutkularını gerçekleştirmeleri gereken bir yer olarak görürler. Bu şekilde kendi nefislerini tatmin etme hırsı ile yaşarlarken içlerinde yüksek bir kişiliğe, güçlü bir imana ve peygamberlerin taşıdığı üstün ahlaka sahip olma gibi bir arzu duymaz. Allah'a yakın olma konusunda gerçek anlamda tutkulu bir istek taşımazlar. Bunun sonucunda da davranış ve düşüncelerinde Müslümana has bir olgunluk, itidal ve bunlardan kaynaklanan bir seçkinlik meydana gelmez. Aksine Allah'ın varlığından ve ölümün yakınlığından tam anlamıyla gafil gibi bir görünüm sergilerler. Allah'ın her an kendilerini görmekte olduğunu ve yaptıklarından haberi olduğunu unutmuş bir davranış şekli içinde olurlar. Oysa insan gözünü nereye çevirse Allah'ın varlığının delilleriyle karşılaşır.
Var olan herşeyi ve herkesi Allah'ın sonsuz kudreti ile yarattığı apaçıktır. İnsanın Allah'a iman etmesi için sadece kendi bedenine bakması yeterlidir. Allah insanı, Kuran'da bildirdiği ifadeyle en güzel surette yaratmış, kusursuzca işleyen pek çok sistemi bedenine yerleştirmiştir. İnsanın başını göğe çevirip bakması da iman etmesi için yeterlidir. Allah ayetlerde şöyle buyurur:
Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir. Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir. (Kaf Suresi, 6-11)
Bedenimizi oluşturan hücrelerden evrendeki gezegenlere kadar var olan herşey, bize üstün güç sahibi Allah'ın varlığını gösterir. Göklerin yerin ve bu ikisi arasındaki herşeyin Sahibi ve Yaratıcısı O'dur. Neye baksak, nereye yönelsek Allah'ın eserleri ile karşılaşırız. Yerde yürüyen bir karınca, gökte uçan kuş, her gün doğan Güneş, mis gibi kokan çilekler, denizin üstünde hareket eden dağ gibi bir gemi, yağan yağmur... Bize hep Yüce Allah'ın varlığını haber verir.
Yüzeysel düşünce yapısına sahip insanların çoğu tüm evrene hakim olan bu kusursuz yaratılışı görür, ama vicdanlarını kullanarak bu mucizevi yaratılış üzerinde derinlemesine düşünmezler. Evrenin her noktasına hakim olan hassas dengeleri, iç içe geçmiş kusursuz sistemleri, çevremizde gördüğümüz sayısız nimet ve güzellikleri dahası kendilerini yaratanın kim olduğunu ve tüm bu sayılanların hangi amaçla, ne için yaratıldıklarını vicdanlarında sorgulamazlar. Ayette bildirildiği gibi Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler. (Yusuf Suresi, 105)      Evrendeki canlı cansız herşeyi yaratanın sonsuz akıl ve güç sahibi Allah olduğu gerçeğini göz ardı ederler. Çünkü tüm bunları düşündükleri takdirde Allah'ın razı olduğu ahlakı ve hayat şeklini yaşamakla sorumlu olduklarını göreceklerdir. Bunun yerine kendi basit dünyalarında sıradan ve geçici amaçları için yaşamayı tercih ederler.
Oysa tüm insanlar yalnızca Allah'a kulluk için yaratılmışlardır. Bu asıl amacı anlamazlıktan gelerek başka ideallere yönelmek ise insanı basit ve kötü bir hayat şekline götürür. Allah insanı ancak Kendisi'ne kulluk ettiği takdirde üstün ve asil olacağı şekilde yaratmıştır. O, yarattığını bilmez mi?... (Mülk Suresi, 14) ayetinde de bildirildiği gibi Allah insanın Yaratıcısı'dır ve onun için neyin iyi, güzel olduğunu, neyin kendisini saygın ve onurlu kılacağını bilen de O'dur. Buna göre Allah'ın insanlar için seçtiği İslam dini insanın fıtratına en uygun yaşam şeklidir. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirir:
Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)
Bir başka ayetinde ise Allah, İslam dinini kulları için beğendiğini şöyle bildirir:
...Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim... (Maide Suresi, 3)
Din insana Allah'ın razı olacağı ahlakı öğretir. Bunun dışındaki her yaşam şekli insanın yaratılışı ile çelişir. Kendilerine başka idealler edinen ve din ahlakından uzak yaşayan insanların basitliklerinin temelinde bu gerçek yatar. Onlar Allah'ın kendileri için seçmiş olduğu en güzel yaşam şeklini bir kenara bırakarak, kendi sığ akıllarına göre bir hayat yaşarlar. Böyle bir kişi basitlikten ve onun, düşüncesinde ve davranışlarında oluşturduğu kirli kültürden kendini kurtaramaz. Kendisini, çeşitli kişilik oyunlarıyla, sahte asalet gösterileriyle bu kültürün dışındaymış gibi göstermeye çalışsa da bunun faydası olmaz. Çünkü basitlik hangi kimliğe girilirse girilsin asla gizlenmesi mümkün olmayan, konuşma ve davranışlara, en önemlisi de insanın düşünce şekline kaçınılmaz olarak yansıyan alt bir kültürdür. Bazı kişilerin zannettiği gibi gizlenerek üstü örtülebilecek sıradan bir tavır bozukluğu değildir.
O halde gerçekten Allah'tan korkan, cehennemden sakınan bir insanın yapması gereken, kendini ve çevresindekileri kandırmaya çalışarak dindar görünmek değil, gerçek dindarlığı yaşamaktır. Gerçek dindarlık ise insanın nefsi ile çatışsa da, dünyevi çıkarlarına ters gelse de Kuran ahlakından hiçbir şekilde taviz vermemesidir. Bu konudaki en güzel örneklerden biri de Peygamberimiz (sav) döneminde yaşamış olan mümin kadınların tavırlarıdır. Müslüman kadınlar tüm ibadetleri, indirildiği anda hemen yerine getirmişlerdir. Örneğin tesettür ve baş örtüsü Yüce Allah’ın farz kıldığı farz-ı ayn” hükmünde bir ibadettir. Nur Suresi’ndeki örtünmeyle ilgili ayetlerin indirilmesinden sonra Müslüman kadınlar bu ibadeti, büyük bir titizlik ve şevkle uygulamışlardır:
Şeybe kızı Safiye anlatıyor ve diyor ki: Biz Hz. Aişe’nin yanında iken bir kısım hanımlar Kureyşli kadınların durumunu ve faziletlerini anlatmışlardı. Bunun üzerine Hz. Aişe buyurdular ki; muhakkak ki Kureyşli kadınların üstünlüğü vardır. Ama Allah’a yemin ederim ki, ben Ansar’ın kadınlarından daha çok Allah’ın Kitabını tasdik eden ve Kur’an’a inanan faziletli kimseler görmedim. Nur Suresi’ndeki baş örtülerini yakalarının üzerlerine koysunlar” ayet-i kerimesi nazil olduğunda kocaları onların yanlarına gittiler ve kendilerine Allah (cc)’ın bu konuda inzal buyurduğu ayeti okudular. Her bir kişi karısına, kızına, bacısına ve yakınlarına bu ayeti okuyordu. İçlerinden hiçbir hanım baş örtüsünü yakaları üzerine koymaz olmadı. Allah’ın indirdiği kitabındaki hükmüne inandıklarından ve tasdik ettiklerinden örtülerine büründüler...” (İbn-i Kesir, Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri, cilt:11, syf. 5880)

Ortak bir cahiliye kültürü: Basitlik

Ortak bir cahiliye kültürü: Basitlik


Allah'ın yüceliğini hakkıyla kavrayan bir insan yaptığı işlerin her aşamasında yüksek bir ahlak gösterir. Ancak basitlik insanı, Kuran ahlakına uygun bir yaşam şeklinden tamamen uzaklaştırır. Peygamberimiz (sav) edebsizlik ve çirkin sözün girdiği yer çirkinleşir (Tirmizi, Birr 47) şeklinde buyurmuştur. Bu sözde bildirildiği gibi gafil bir ruh haliyle yaşayan insanın hayatına da çirkinlik ve karmaşa hakim olur. Bulunduğu yerler çözümsüzlüklerin yaşandığı, konuların bir türlü halledilemediği, gerilime müsait, huzursuz ortamlara dönüşür. Ancak burada batıl basitlik dininin çok önemli bir özelliği ortaya çıkar: Basitlik tek taraflı yaşanmaz. Basit kişilerin bu kirli kültürlerini sergileyebildikleri kişiler yine kendileri gibi aynı kültürün içindeki gafil kişilerdir. Basitlik dininin üyeleri birbirlerini hemen tanır ve Kuran ahlakından uzaklaşma konusunda birbirlerini teşvik ederler. Bunlar, adeta birbirlerini ateşe çağırırlar.  Allah bir ayetinde bu tehlikeye şöyle dikkat çekmiştir:
...Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (Bakara Suresi, 221)
Başka ayetlerde ise Allah insanların birbirlerinin sapmasına nasıl vesile olduklarını şöyle haber vermiştir:
De ki: Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mı? De ki: Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiçbir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir. (Yunus Suresi, 35-36)
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (Enam Suresi, 116)
İmanı zayıf, kalbinde hastalık olan insanlar birbirlerini her konuda olduğu gibi basitlik dinini yaşama konusunda da olumsuz yönde etkilerler. Ancak bilinmelidir ki, bu kişiler aslında içlerinde yaşadıkları basitliğin çirkinliğinin de bilincindedirler. Çünkü bu kirli kültürü asla yaşayamayacakları insanları çok iyi tanırlar. Salih Müslümanlarla bu kirli kültür aracılığıyla bağlantı kurmanın olanaksız olduğunu bilirler. Bu nedenle onların yanlarına geldiklerinde ellerinden geldiği kadar bu yönlerini gizlemeye gayret ederler. Sadece Müslümanlara karşı değil, basitliği kendilerinden biraz daha az yaşayan kişilere karşı da kendilerini olabildiğince gizlerler. Örneğin çalıştıkları yerde bağlı oldukları kişiye kaliteli insanlar olduklarını göstermeye çalışırlar.
Böyle bir kişi basitliği yaşadığı arkadaşlarının yanındakinden çok farklı bir karakter sergiler. Oturuşu, kalkışı, konuşurken seçtiği kelimeler, mimikleri, ses tonu, olayları değerlendirmesi tümüyle farklılaşır. Ya da bu kişi bir devlet büyüğünün yanına gitse gerek saygısıyla, gerekse gösterdiği tavırlarla kimi zaman gerçek haliyle kıyaslanamayacak kadar değişir.
Aynı şekilde, bir öncesinde kendi zihniyetini taşıyan bir kişiyle rahatça bu kültürün gereklerine uygun gafil bir sohbet içinde olabilirken, samimi Müslüman ahlakında gördükleri kişilerin yanında bu kültüre ait tavırlarını ellerinden geldiği kadar geri çekerler. Bu kültüre ait basit mimiklerden, fayda getirmeyecek uzun manasız sohbetlerden, kısılmış gözlerle ve benzeri şekilde yapılan vurgulamalardan kaçınırlar. Ancak bu ani değişim aslında ruhlarında yaşadıkları basitliğin yanı sıra çok daha önemli bir gerçeği ortaya çıkarır. Demek ki bu kişiler bilinçli olarak ve isteyerek basitlik kültürünü yaşamayı ve onun oluşturduğu gafil ortama girmeyi tercih etmektedirler. Bu konuda vicdanlarını örtmekte, bu kirli kültürün gereklerini yaparken kendilerini soktukları itici görüntüyü Allah'ın gördüğünü ve her anlarına şahit olduğunu bilmelerine rağmen, bunları yaşamaktan bir rahatsızlık duymamaktadırlar.
Oysa bu kültür ciddi şekilde niyet ederek içinden hemen çıkılacak kadar zayıf bir kültürdür. Bundan sonraki yaşamında sadece Müslüman ahlakı ile yaşamaya karar veren bir insan bu basit kültürün getirdiği gafletten tek bir karar ile çıkabilir. Allah'ın razı olacağını belirttiği güzel ahlakı kendi dünya ve ahiret hayatı için en uygun ahlak olarak benimseyerek, yaşamına samimi, güzel ahlaklı bir Müslüman olarak devam edebilir. Diğer insanlara da bu yönde güzel bir örnek oluşturabilir ve bunun güzel karşılığını Allah'tan umabilir.

Basitliğe yol açan nedenler

Basitliğe yol açan nedenler


Kitabın konusunu oluşturan ve bazı insanların vicdanlarında hiçbir rahatsızlık hissetmeden yaşadıkları basitliği, kirlenmiş, dejenere olmuş bir tür cahiliye kültürü olarak tanımlayabiliriz. Bu kirli kültürü yaşayan insanların davranış ve düşünce yapıları, ahlakları gözlemlendiğinde önemli imani eksiklikleri olduğu görülebilir. Bununla birlikte çocukluktan itibaren aldıkları eğitimin, yaşadıkları ortamın ve birlikte oldukları kişilerin de basitliğin kirli kültürünü benimsemeleri yönünde üzerlerinde yoğun bir etkisi vardır. Tüm bunların biraraya gelmesiyle salih bir Müslümanda görülmesi mümkün olmayan bu kültür ortaya çıkar. İnsan fıtratına uygun olmayan ve kişiyi küçük düşüren davranış biçimlerinin hiç çekinilmeden uygulandığı bu sistem, içinde yaşayan insanları Kuran ahlakında öngörülen asil, şerefli, saygın ve onurlu hayattan uzak tutar. İnsanların bu batıl basitlik dinini benimsemelerine sebep olan ve Allah'ın emrettiği üstün ahlakı yaşamalarını engelleyen etkenlerden bazılarını ilerleyen sayfalarda ele alacağız.

Allah'ı unutarak insanları ön planda tutmak kişiyi basitliğe sürükler

Kitabın başında belirttiğimiz gibi, basitlik denilince insanların büyük çoğunluğunun zihninde, konuşması bozuk, gülüşleri ve tavırları estetikten uzak, güçlü bir kişiliği olmayan insanlar canlanır. Oysa basitlik bunların yanı sıra çok daha geniş bir anlam içerir. Basitlik yalnızca görgüden ve nezaketten uzak tavırları kapsayan bir kavram değildir. Esas olarak Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edememekten kaynaklanan bir ahlak bozukluğudur. Dolayısıyla böyle bir karaktere sahip insanın mutlaka abartılı tavırlar sergilemesi gerekmez.
Bir kişinin insanlardan korkması, onların rızalarını kaybetmekten çekinmesi, onların sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmayı Allah'ın sevgisine ve hoşnutluğuna tercih etmesi ya da onlardan medet umması da o kişiyi basit davranışlara yöneltir. Bunların yanısıra bir kişinin karşısına çıkan olayların Allah'ın kontrolünde olduğunu unutarak paniğe kapılması, yakınması, öfkelenmesi de basitlik göstergesidir.
Ne var ki kimi insanlar bu önemli gerçeğin bilincinde değildirler. Bu yüzden de basitlik konusunu kendileri ile ilgili olarak düşünmez ve kendilerini böyle bir tehlikeden uzak görürler. Bu kişileri yanıltan noktalardan biri, birtakım nezaket kurallarını bilmeleri ve bunlara dikkat etmeleri olabilir. Oysa bazı konularda nezaketli davranan bir insan da aslında basitlik kültürü içinde yaşıyor olabilir. Çünkü basitlik, şekli birtakım davranış bozukluklarıyla sınırlı değildir. Örneğin nezakete önem veren bir kişi bazı olayların tesadüfen geliştiğine, muhatap olduğu insanların Allah'tan ayrı müstakil birer varlık olduklarına ve kendi iradeleri ile hareket ettiklerine inanıyor ve onların ne düşüneceklerini hesap ederek hareket ediyor olabilir. Allah'ın gereği gibi takdir edilmediği bu düşünce şekli elbette kişinin tüm tepkilerine, tavır ve konuşmalarına da yansır. Kuran ahlakını bilmeyen bir insan bu davranış biçimini ve konuşmaları son derece normal karşılayabilir. Oysa basitlikten uzak olduğunu öne süren ama bir olay karşısında şiddetle etkilenen, öfkelenip ağlayan, hatta günlerce bunalıma giren bir kişi son derece yüzeysel bir yapıya sahip demektir. Bu kişi Kuran'a göre imani derinliği kavrayamamış bir insandır. Gerçek bir Müslüman bu tavrın ardında dine karşı yüzeysel bir bakış açısı olduğunu bilir. Çünkü Allah'ı gereği gibi tanıyan, O'nun ayetlerini bilen ve yaşayan bir insanda böyle bir hal oluşmaz. Bu gibi tevekkülsüz tavırlar kişinin herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu unutarak insanları ve olayları Allah'tan ayrı birer güç gibi değerlendirdiğinin bir göstergesi olabilir.
Sizin ilahınız tek bir İlah'tır; O'ndan başka İlah yoktur; O, Rahman'dır, Rahim'dir. (Bakara Suresi, 163) ayetinde bildirildiği gibi yegane ilah Allah'tır ve O sonsuz güç sahibidir. Var olan canlı cansız herşey O'nun iradesindedir. Tüm insanların bu gerçeği çok iyi kavramaları ve üzerinde derinlemesine düşünmeleri gerekir. Bunun aksini düşünmek, başka varlıkları Allah'a ortak koşmak yani şirk olur ki bu da Kuran'a göre büyük bir suçtur. Allah şirkin ne kadar büyük bir suç olduğunu bir ayette şöyle bildirmiştir:
Gerçekten, Allah, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi, 48)
Kuran'a bakıldığında, bu temel gerçeğe aykırı bir inanç, tutum ve davranışın basitliğin de nedenlerinden biri olduğu görülür. Allah'ın bir sıfatına başkasının sahip olduğunu düşünerek hareket etmek yapmacık tavırları, lüzumsuz kibarlaşmayı, tamahkarlığı beraberinde getirir. Böyle bir insan her zaman öfkeye, küçük çıkarlar peşinde koşmaya, kendini acındırmaya ya da kendini yüceltmeye yatkındır. Çünkü yüksek bir kişilik kalitesine sahip olup, kayıtsız şartsız güzel ahlak sergilemek, her tavır ve düşüncesinde yalnızca Allah'a yönelen, asil ruha sahip, dünyaya asla tamah etmeyen Müslümanlara özgüdür.
Örnek olarak bilgi birikimi fazla olan bir kişiyi düşünelim. Eğer bu kişi bilgisinin kendisinden kaynaklandığını zannediyorsa yüzeysel  düşünüyor demektir. Çünkü böyle zannedildiğinde ilmin ve bilginin gerçek sahibinin Allah olduğu unutulur. Sahip olunan her bilgiyi Allah'ın öğrettiği dolayısıyla dilediği anda     Allah'ın tümünü bir anda geri alabileceği göz ardı edilmiş olur. Bunların yanısıra kişi kendisinin de tüm insanlar gibi Allah karşısında mutlak aciz bir varlık olduğunu düşünmemiş olur.
Bu yüzeysel düşüncenin bir başka yönü de bu gibi kişilere cahilce hayranlık duyulmasıdır. Bu hayranlık, bilgi sahibi bir kişiye olduğu gibi kimi zaman güzel veya yakışıklı bir insana, kimi zaman yetenekli bir sanatçıya, bir oyuncuya, sporcuya ya da servet sahibi bir insana yöneltilebilir. Oysa güzellik, yetenek, zeka, başarı gibi özelliklerin tümünü insanlara Allah vermiştir. Örneğin mal, mülk sahibi bir kişiyi değerlendirirken onun sahip olduğu imkanlar önemli değildir; önemli olan onun, Allah'ın aciz bir kulu olduğunun düşünülmesidir.
Yüzeysel bir anlayışa sahip olan insanlar böyle bir kişiden yardım bekler, malın esas sahibinin Allah olduğunu unuturlar. Bundan dolayı bu kişilere karşı abartılı derecede samimiyetsiz bir saygı ve hürmet içinde olurlar. Allah'ın …Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın Katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin... (Ankebut Suresi, 17) ayetinde bildirdiği gerçeği göz ardı ederler.
Başka bir ayette de bazı insanların kendilerine tüm özelliklerini verenin Allah olduğunu unuttukları şöyle haber verilmektedir:
İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Bize dua eder; sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi. Hayır; bu bir fitne (kendisini bir deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 49)
Bu basit karakterin çarpıcı örneklerinden biri Kuran'da bahsi geçen Karun isimli kişidir. Karun, Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu... (Kasas Suresi, 76) ayetinde bildirildiği gibi, Allah'ın büyük bir servet verdiği fakat şükretmek yerine bundan dolayı azgınlaşan bir kişidir. Allah'ın yukarıdaki ayetin devamında bildirdiği gibi kavmi kendisini bu konuda uyarmıştır:
...Hani kavmi ona demişti ki: Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez. (Kasas Suresi, 76)
Fakat o bu uyarılara rağmen kendisine verilenlerden dolayı şımarmıştır ve bu özellikleri kendisinin hak ettiğini zannetmiştir:
...Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir... (Kasas Suresi, 78)
Karun, ayetten anlaşıldığı gibi, Allah'ın lütfunu görmezlikten gelmiştir. Zenginliğinin kendi bilgisinden kaynaklandığını iddia etmiş ve büyüklüğe kapılmıştır. Karun'un bu basitliği azgın ve şımarık tavrından ve ifadesinden anlaşılmaktadır. Fakat Karun'un etrafındaki halkın içinde de aynı basitlikte insanlar vardır. Bunlar Allah'ı unutan, ahireti göz ardı eden ve dünyaya önem veren insanlardır. Karun, ayette bildirilen ifadeyle ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktığında, kavminin arasında bulunan kimi insanların durumunu Allah şöyle haber vermiştir:
...Dünya hayatını istemekte olanlar: Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir dediler. (Kasas Suresi, 79)
Ayette bildirildiği gibi bu kişiler Karun'a olan hayranlıklarını dile getirmişlerdir. Bu kişilerin üsluplarından da sığ bir bakış açısına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Buna karşılık son derece takva ve asil bir ruha sahip olan salih Müslümanların tavrının farklı olduğu ve bu cahil insanları uyararak onlara gerçeği hatırlattıkları ayette şöyle bildirilmiştir:
Kendilerine ilim verilenler ise: Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz... dediler. (Kasas Suresi, 80)
Fakat basitlik, insanları derin düşünmekten alıkoyduğu için bu kişiler ne Karun'un ne de kendilerinin içinde bulunduğu durumu görememişlerdir. Ta ki Karun'a Allah'tan hak ettiği azap gelene kadar:
Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz demeye başladılar. (Kasas Suresi, 81-82)
Bu örnekten de anlaşıldığı gibi doğru olan tavır, zekanın, her türlü yetenek ve bilginin, zenginliğin asıl sahibinin Allah olduğunu bilmek, O'nun sonsuz akıl sahibi olduğunu takdir etmek ve insanlarda tecelli eden güzelliklerden dolayı O'nu övüp yüceltmektir. İnsanların birbirlerine olan üstünlükleri ancak Allah'ın... Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır... (Hucurat Suresi, 13)ayetinde bildirdiği gibi takvadır. Müslümanlar bir insana ancak onda tecelli eden güzel ahlaktan dolayı hayranlık duyar ve değer verirler. Gerçekte büyük görülmesi, hayran olunması, kendisinden medet umulması gereken yegane mutlak güç sahibinin Allah olduğunu bilirler. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, Aziz'dir. (Hac Suresi, 74)
Basitlik kültürünü yoğun olarak yaşayan inkarcı kişiler yüzeysel bakış açıları nedeniyle, kimi insanları gözlerinde büyütürlerken, büyük ve derin düşüncelere sahip insanların değerini ise anlayamazlar. Başta peygamberler olmak üzere üstün ahlaka sahip Müslümanları tarih boyunca anlayamamış, hatta onların kendilerini din ahlakına çağırmasına karşılık bu mübarek insanlara kinlenmiş ve son derece ters ve saldırgan tavırlar sergilemişlerdir.
Kuran'da bildirilen; Ey Şuayb dediler. Senin söylediklerinin çoğunu biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin. (Hud Suresi, 91)ayeti ile Allah bu insanların içinde oldukları inkarın şiddetini bildirmiştir. Kimi insanların karşısında eğilen, onları hak etmedikleri bir yere koyan bu insanlar Allah'ın sevdiği ve seçtiği Şuayb Peygamberin seçkinliğini, üstün kişiliğini, samimiyetini ve ahlakını takdir edememiş, onun yalnız yakın çevresinden etkilenmiş ve çekinmişlerdir. İçinde bulundukları inkarın azgınlığı ile, bu kişiler güzel ahlaktan ve insaniyetten tamamen uzaklaşmış, basitliğin kirli kültürü içinde yaşamayı tercih etmişlerdir.

Gafil Bir Hayat Yaşamaları

Gaflet, insanların, Rabbimiz'in varlığını unutup, ölümü ve ahiret gerçeğini görmezlikten gelmeleri, dünyevi istek ve tutkularına uyup bunlarla uğraşmaları sonucunda Allah'ın yüce emirlerini uygulamamaları anlamına gelir. Allah'ın Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır. (Rum Suresi, 7) ayetinde bildirdiği gibi olayları sadece dıştan görünen yönleriyle değerlendirmekle yetinen;     Allah'ın bu olaylar üzerindeki mutlak hakimiyetini düşünmeden yüzeysel bir bakış açısıyla yaşamayı kendileri için bir kültür haline getiren kişilerin bu durumda olmalarında inanç eksikliklerinin önemli bir etkisi vardır. Yaratıcımız olan Allah'ın büyüklüğünü, gücünün ve hakimiyetinin sınırsızlığını gerektiği gibi kavrayamamış olmaları, onların, bu kültürü yaşama konusunda çirkin bir cesaret kazanmalarına sebep olmuştur.
Bir insan Allah'ın her an kendisini gördüğünü, yaptıklarından, tüm düşüncelerinden haberdar olduğunu ve bunların kendi adına Allah Katında kaydedildiğini kavrıyorsa, sahip olduğu Allah korkusu onu Kuran ahlakını yaşamaya yöneltir. Ona, hem davranışlarından hem de düşünce şeklinden rahatça fark edilebilecek özel bir kalite getirir. Bu, basitlikten uzak, doğal, Kuran ahlakı dışındaki hiçbir kültürü barındırmayan temizlikte, peygamberlerde görülen haysiyeti, sabrı, samimiyeti ve vicdan anlayışını taşıyan bir kalitedir. Bu ahlakta keskin bir şuur açıklığı vardır ve kişiyi her an Allah'ın ve ahiretin varlığından haberdar olmaya, yaptığı her işte Allah'ın rızasını gözetmeye yönlendirir. Her davranışında, ağzından çıkan her sözde Allah'ın huzurunda olduğunu bilerek bu düşünceyi aklından hiç çıkarmadan yaşamasını sağlar. Bu şuurdaki bir insanın basit bir mimik, basit bir üslup ya da basit bir kişilik sergilemesi -Allah'ın dilemesi dışında- mümkün değildir. Aksine böyle bir insan seçtiği her konunun, yüzündeki her mimiğin, gözünde oluşan anlamın, sesindeki tonun Müslümana yakışır bir güzellikte olmasına her an itina eder.
Ancak bu bilince sahip olmayan ve gafil tanımına uyan bir insan, günlük yaşamı içinde Allah'ın ve ahiretin varlığını çoğunlukla unutur. Çok fazla insanla muhatap olması, meydana gelen olayların çeşitliliği ve benzersizliği, karşılaştığı sayısız detay, onu adeta hipnotize eder. Tüm bunları Allah'ın insanları imtihan etmek için özel olarak yarattığını, Allah için bu detayları yaratmanın çok kolay olduğunu aklına getirmez. Aksine Allah'ı unutarak tüm dikkatini bunlara yöneltir. Karşılaştığı her detayı hayatın akışı içinde tesadüflere bağlı olarak ve kontrolsüz bir şekilde oluşan olaylar olarak değerlendirir. Bu gafil düşüncelerin bir sonucu olarak insanların da mutlak varlıklar olduklarını düşünür. Onların tepkilerinin de aynı şekilde tesadüfler zinciri içinde oluştuğunu zanneder. Bunun sonucunda özellikle insanlar ile olan ilişkilerinde tüm mimiklerini, tepkilerini, hayat şeklini ve geleceğe ait planlarını onlara göre ayarlar.
Allah'ın varlığını ve sonsuz gücünü unutan ya da bildiği halde batıl basitlik dinini yaşamakta mahsur görmeyen bir insanın Allah'tan gerektiği gibi korktuğunu söylemek mümkün değildir. Bunun sonucu olarak da çoğunlukla aklına ahiretteki yaşantısı için hazırlık yapması gerektiğini getirmez. Bu nedenle kendini kişilik olarak geliştirme, ahlakını Allah'ın razı olacağı cennete yakışır bir düzeye getirme idealine de sahip olamaz.

Basit İdealleri Olanlara Kuran'dan Bir Örnek: Samiri'ye Uyan İsrailoğulları

Kuran'da peygamberlerin tebliğ yaptıkları toplumların, hak hükümler karşısındaki genel tavırları da bildirilir. Bu kutlu insanların sabırları, tebliğleri sırasında kendilerine çıkarılan güçlükler karşısındaki dirayetli ve tevekküllü tutumları, inançlarındaki kararlılıkları gibi daha birçok üstün ahlak özelliklerine dikkat çekilir. Kuran'da Hz. Musa'nın Allah'ın dinini anlattığı İsrailoğulları ile ilgili kıssalardan birinde ise Samiri adı verilen bir şahıstan bahsedilir. Hz. Musa'nın kavminin başında olmamasını fırsat bilen Samiri, kavim içinde bozgunculuk çıkararak insanları putlara tapmaya teşvik etmiştir. Onları imanlarından sonra saptırmaya çalışmıştır.
Kuran'da bildirilen bu kıssada Hz. Musa'nın Allah'tan gelecek vahyi bir an önce almak niyetiyle, kavmini arkasında bırakarak Tur dağına çıktığından şöyle bahsedilir:
Seni kavminden 'çarçabuk ayrılmaya iten' nedir ey Musa? Dedi ki: Onlar arkamda izim üzerindedirler, hoşnut kalman için, Sana gelmekte acele ettim Rabbim. (Taha Suresi, 83-84)
Ancak kavmin başsız ve kontrolsüz kalmasını fırsat bilen Samiri imanen güçlü olmayan, telkine açık halkı doğru yoldan saptırmıştır. Onları fitneye düşürmüştür. Dedi ki: Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı. (Taha Suresi, 85)
Allah'tan aldığı vahiy sonucu kavminin kendisinin ardından düştükleri durumu öğrenen Musa Peygamber ise kavminin yanına dönerek, onlara Allah'ın iman edenlere olan vaatlerini ve ahiretin varlığını hatırlatmıştır. Ardından da Allah'ın vaadinden umut kesenlerin ve fitnenin içine düşenlerin başına gelecek büyük belaları haber vermiştir.
Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbiniz'den üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız? (Taha Suresi, 86)
Bunun üzerine kavmi içinde Samiri'nin sapkın telkinlerine kulak vererek gerçeklerden sapanlar, Musa Peygambere onun gidişinin ardından meydana gelen olayları şöyle anlatırlar:
Dediler ki: Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı. (Taha Suresi, 87)
Ayetin ifadesinde açık olduğu gibi, ellerindeki süs eşyalarını ateşe atmaları için insanları ikna eden Samiri kendi elindekileri de atarak onlara kendince niyetinin samimi olduğuna dair bir kanıt sunmak istemiştir. İnsanları bu sinsi yöntemlerle kendine inandırmıştır. Gerek imanı gerekse iradesi zayıf olan, inkarcı telkinlere açık, Allah'ın yolundan sapmaya müsait bir ahlaka sahip olan bazı insanlar onun söylediklerini yapmakta bir tereddüt yaşamadan hemen Samiri'nin direktiflerine uymuşlardır. Hz. Musa'dan öğrendikleri gerçeklere, Allah'ın kendilerine gösterdiği mucizelere rağmen hiçbir gücü ve yetkisi olmayan, kendilerinden olan bir kişinin sapkın sözlerine ve telkinlerine uymakta bir mahsur görmemişlerdir. Ardından Samiri eriyen süs eşyalarıyla onlara bir buzağı heykeli yapmıştır. Sonrasında ise kendi eliyle yaptığı bu heykeli onlara gerçek ilahları (haşa) olarak tanıtmıştır. Bu sırada Hz. Musa'nın halkın üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak amacıyla onunla ilgili kendince olumsuz telkinler yapmaya başlamıştır:
Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, İşte, sizin de ilahınız, Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu dediler. (Taha Suresi, 88)
Allah ayette Samiri'nin yaptığı bu putun hiçbir gücü olmadığını kendileriyle konuşacak, onların sorularına cevap verecek, onlara zarar veya fayda getirecek bir kuvveti, iradesi olmadığını bildirir. İnsanların bu açık gerçekleri görmezlikten gelerek Samiri'nin çağrısına kulak verdikleri Kuran'da şöyle bildirilir:
Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı? (Taha Suresi, 89)
Hz. Musa'nın kavminin bir özelliği de kavmin başında Hz. Musa dışında kardeşi Hz. Harun'un da peygamber olarak bulunmasıydı. Hz. Musa Tur dağına çıkarken kavmini Hz. Harun'a emanet etmiştir. Ancak Samiri'nin yaptığı buzağı heykeli karşısında inançlarını kaybederek, buna tapmaya başlayan halk Hz. Harun'un yaptığı uyarılara kulak vermemişlerdir. Hz. Harun bu heykelin kendileri için bir fitne olduğunu hatırlatmasına ve gerçek Rablerinin Allah olduğunu söylemesine rağmen İsrailoğulları onu dinlememişlerdir. Peygamberleri olduğu halde, Hz. Harun'un emrine itaat etmemişler, başkaldırmışlardır.
Andolsun, Harun bundan önce onlara: Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin demişti. (Taha Suresi, 90)
Ardından yaptıkları bu kötü iş için bir peygambere karşı asla öne sürülmeyecek geçersiz bir bahane ortaya atarak zaman kazanmak istemişlerdir.
Demişlerdi ki: Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız. (Taha Suresi, 91)
Kendi gözleri önünde yapılan bir heykele güç isnat eden bu insanlar büyük bir cehalet ve akılsızlık içinde bu heykelin önünde eğilmeye başlamışlardır. Hz. Musa Tur Dağı'ndan inerek kavminin yanına ulaştığında Samiri'ye …Ya senin amacın nedir ey Samiri? (Taha Suresi, 95) demiştir. Samiri'nin peygamberine verdiği cevap; ...Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi. (Taha Suresi, 96) şeklinde olmuştur.
İsrailoğulları içinde hak dine iman etmekle kazanılan yüksek şuura sahip olmayan insanların bulunduğunu ve bu kişilerin basit çıkarlar peşinde olduklarını, dünyevi isteklerinden vazgeçmeyeceklerini fark eden Samiri onların bu zayıflıklarından faydalanmıştır. Peygamberin yokluğundan fırsat bilerek onları yeniden müşrik yaşamlarına geri döndürecek bir sistem kurmuştur. Bu sistem içinde Ben onların görmediklerini gördüm… ifadesinden anlaşıldığı gibi kendini özel yetenekleri olan bir insan gibi tanıtarak, makam ve mevki tutkusunu tatmin etmek istemiştir. Ancak asıl önemli olan konulardan biri ve bizim de vurgulamak istediğimiz nokta Samiri'nin sözüyle hareket eden bu kişilerin Allah'ın rızasını kazanmak ve peygamberlerine itaat etmek yerine Samiri gibi dünyevi idealleri olan fırsatçı bir kişinin yönlendirmesine uyum sağlamalarıdır. Küçük hedefleri, basit idealleri olan, yüksek ahlak göstermekten, Allah rızası için yaşamaktan gerektiği gibi zevk almayan bu kişiler kendilerine sunulan en basit dünyevi tekliflerde bile hemen inançlarını yitirecek bir ahlak göstermişlerdir.
Peygamberlerinin arkasından, sadakat ve vefa göstererek sabırla Allah'tan gelecek vahyi beklemek yerine kötü niyetli bir insanın uydurma yönlendirmelerine uyarak kısa dünyevi çıkarlar sağlama amacında olmuşlardır. Hz. Harun'un sözüne itaat etmeyerek, Allah'ın De ki: Allah'a ve elçisine itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kafirleri sevmez. (Al-i İmran Suresi, 32) ayetiyle bildirdiği gibi kafirlerin peygamberlere gösterdiği bir ahlak içinde olmuşlardır.
Görüldüğü gibi basit çıkarlar peşinde koşan, ideallerini ahirete göre belirlemeyen insanlar çok basit mantıklarla dahi kandırılabilirler. İnançlarından kolaylıkla vazgeçebilirler. İradeleri, zayıf telkinlerle dahi kırılacak kadar güçsüz olur. Hemen ümitsizliğe kapılabilir, akılcı olmayan bir çağrıya kulak verebilirler. Yüksek bir Allah korkusu ve ahiret inancı üzerine kurmadıkları inançları hemen yıkılabilir. Gözleriyle gördükleri, elleriyle dokundukları maddi varlıklar, onlara ahirette kendilerine vaat edilen sonsuz nimetlere göre daha gerçekçi görünür. Oysa Allah'ın ahirette cennet ehline vereceği eşsiz nimetler Allah'ın dilemesi dışında sonsuza kadar değerlerini ve güzelliklerini yitirmeyecektir. Cennetteki nimetlerle ilgili olarak bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
Doğrusu, muttaki olanlar için Rableri Katında nimetlerle donatılmış cennetler vardır. (Kalem Suresi, 34)
Ancak ölümü kendilerinden uzak gören, büyük bir gaflet içinde dünya hayatını yaşama peşinde olan yani basit çıkarları hedef edinen basit insanlar metalara daha fazla değer verirler. Oysa bu kişilerin sandığının aksine dünya hayatının ve içindeki metaların gerçek durumu Kuran'da bildirildiği gibi, …Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i İmran Suresi, 185)

Allah başka bir ayette de dünyanın değerli görülen bu metalarının gerçek niteliklerini bildirir: … De ki: Dünyanın metaı azdır, ahiret, ise muttakiler için daha hayırlıdır... (Nisa Suresi, 77)
Hz. Musa'ya tabi olmak yerine Samiri gibi sahte bilgiler ve metalarla insanları kandıran birine tabi olan, onun sözünü dinleyerek kısacık dünya hayatında çıkar elde etmeye çalışanlar, bu konumları nedeniyle henüz dünyada iken bile çok küçültücü bir duruma düşmüşlerdir. Allah Kuran'da yer alan her kıssayı temiz akıl sahipleri için bir öğüt ve ibret olması için bildirir. Bu kıssada da Hz. Musa döneminden günümüze kadar gelmiş geçmiş her insan için bir öğüt ve hatırlatma vardır.
Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana Katımız'dan bir zikir verdik. (Taha Suresi, 99)
Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır... (Yusuf Suresi, 111)
Öğüt alan bir kişi ne olursa olsun Allah'a olan imanını, değeri çok az olan dünyevi kazançlarla değiştirmez. Dünyaya ait basit hedeflerine ulaşmak amacıyla imanını zedeleyecek, ahirette cennet hayatını kaybetmesine neden olabilecek bir talep ve beklenti içinde olmaz. İdeallerini Allah'ın rızasına göre belirler. Allah'ın rızasını görmediği bir konuda hemen geri çekilir. Kendisini cennet hayatından uzaklaştıracak bir hayat şekline ve kültüre yaklaşmaz. Bundan şiddetle kaçınır ve çevresindeki insanlara da yaşatmak istemez. Cahiliye ahlakına dair göstereceği herhangi bir tavrın diğer insanlar üzerinde oluşturacağı olumsuz etkinin sorumluluğunu almaktan şiddetle korkar. Kendi takvası için gösterdiği özene benzer bir özeni, aynı Hz. Musa'nın ahlakında gördüğümüz gibi, diğer insanlar için de göstermek için çaba sarf eder. İnsanları basitliğin kirli kültürü içinde, şirk dolu bir hayatın içinde bırakmayı arzu etmez.

Hayatlarında Yüksek İdeallere Yer Olmaması

Müslümanlar ahirete yönelik büyük idealleri olan insanlardır. Bu ideallerin başında ahirette Allah'ın iman edenler için hazırladığı cennete girme isteği yer alır. Ancak bunun üstündeki yegane idealleri Allah'ın kendilerinden razı olmasıdır.
Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür... (Tevbe Suresi, 72)
Cennet, nefsin arzu ettiği her türlü nimeti içinde barındıran kusursuz bir mekandır. Kuran ahlakını yaşayan bir insanın içinde yaşamayı tutkuyla istediği, kavuşmak için çaba harcadığı sonsuz bir güzellikler yurdudur. Ancak ayette de bildirildiği gibi bir mümin için sonsuz güç sahibi Rabbimiz'i razı etmek herşeyin üzerindedir. Bu amaç doğrultusunda bir Müslüman kendisini her an daha güzel ahlaklı olacağı şekilde yetiştirir, insani özelliklerini ise daha güçlü ve kaliteli hale getirmek için hedefini her geçen gün biraz daha yükseltir. Bu nedenle samimi bir Müslüman kendini hiçbir konuda yeterli görmez. Kendini yeterli görüp bu yönde kişiliğini, alışkanlıklarını, davranış biçimini değiştirmekten ya da geliştirmekten vazgeçmez. Kişiliğindeki gelişimi hiçbir dünyevi ölçü ya da kıyaslama ile sınırlı tutmaz. Her an daha iyiye, daha güzele, Allah'ın kendisinden razı olacağını umduğu daha olgun bir karaktere sahip olmaya istekli olur. Kendisini, dünyayı değil cennet ortamını ölçü alarak geliştirir ve Allah'ın cennete layık gördüğü peygamberler gibi üstün ahlaklı insanlarla birarada yaşamayı umarak bir hazırlık yapar. Bu yüzden de hedefi hep çok büyük olur.
Oysa bir önceki bölümde belirttiğimiz gibi Allah ve ahiret inancı zayıf olan gafil bir insan için idealler çoğunlukla dört duvar arasına sıkışmıştır. Bu kültürün içinde yaşayan bir insanın Müslümanlarda olduğu gibi yüksek bir ideal içinde olması zordur. Bu tip kişilerin idealleri daha çok dünya ile sınırlı kalmıştır. İyi bir ev, iyi bir iş, iyi bir aile ortamı, iyi bir yaşam standardı en yüksek idealleri arasındadır. İnsanların bir kısmı sadece bu klasik ideallere ulaşmayı isterler. Bunları elde etmek için hayatları boyunca çalışır ve emek sarf ederler.
Bir insan basit bir kültür içinde yaşayarak, kötü bir ahlak göstererek de bunların bir kısmına hatta tümüne ulaşabilir. Hatta bunları elde etmek için nefsinin kötülüklerini ortaya çıkarmaktan çekinmeyen insanlar da vardır. Örneğin bir insan, sadece kendisini ve bazı sevdiklerini düşünerek bencilce ve büyük bir hırs içinde onları hoşnut edecek bir gayeye yönelebilir. Yapacağı işten Allah'ın rızasını kazanıp kazanamayacağını düşünmeden elde edeceği kazancın dünyevi isteklerini tatmin etmesini yeterli görebilir. Dünyada elde ettiği bu kazancın ahirette kendisine nasıl bir karşılık olarak geri döneceğini aklına dahi getirmeyebilir. Oysa dünyada insanın nefsini tatmin eden bir kazanç, ahirette onun sonsuza kadar mutsuz olmasına neden olacak bir kayba dönüşebilir.
Ahirette Allah'ın samimi kullarına vereceği sonsuz nimetleri düşünmeden dünyanın geçici metalarına kilitlenen ve bunlarla tatmin olan biri gerçeklere karşı adeta kör olmuş gibidir. Çünkü Allah …Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (Ra'd Suresi, 26) ayetiyle dünyada kazanılanların geçiciliğini bildirmektedir. Başka bir ayette ise bu kişileri İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır… (Bakara Suresi, 86) şeklinde tanıtmaktadır. Ayette geçen ahireti verip dünya hayatını satın alanlar ifadesi bu kişilerin ideallerinin ne kadar sınırlı kalmış olduğunun anlaşılması açısından son derece önemlidir. Çünkü bu kişiler Allah'ın, samimi kulları için hazırlamış olduğu sonsuz cennet nimetlerini göz ardı ederek son derece kısa olan dünyevi metalarla yetinmeyi tercih etmektedirler. Bu seçim onları basitliğin kirli kültürüne sürüklemekte, sınırlı ideallerle son derece yüzeysel bir kültür ve düşük bir insani kalite içinde yaşatmaktadır.
Oysa ölüm, sürekli yaklaşmakta olan ve hiç kimsenin kaçamayacağı bir gerçektir. Bunu bile bile bir insanın, ahireti unutması ve hedeflerini sadece kendi küçük dünyasıyla sınırlı tutması büyük bir gaflettir. Böyle bir düşünce tarzı, basit düşünen bu nedenle de çok açık olan gerçekleri göremeyen bir insanın seçimidir.
İnsanın dünyevi ideallerini belirlerken bir gün bir yerde yüz yüze geleceği ölüm gerçeğini aklından çıkarmaması gerekir. Çünkü o vakit geldiğinde dünya ile ilgili tüm planlarının, ideal haline getirdiği, ulaşmak için uğraş verdiği emeklerinin bir anlamı kalmayacaktır. Hepsini arkasında bırakarak ahiret hayatına geçecektir. Allah ölüm vakti geldiğinde insanın tek başına ve dünyada sahip olduğu hiçbir şeyi yanına almadan Kendi huzuruna geleceğini şöyle bildirmektedir:
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' Bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız... (Enam Suresi, 94)
Bu nedenle akılcı ve doğru olan, insanın yaşadığı süre boyunca Müslümanca düşünmesi ve dünyadaki ideallerini de Müslümanca belirlemesidir. Bir insanı yüzeysel düşünmekten, basit dünyevi hedefler belirlemekten kurtaracak yegane yol budur.

Eğitim ve Yetiştirilme Tarzının Kişiyi Bu Kültüre Yönlendirmesi

İnsanların kendi aile çevrelerinden, yakın ilişki içinde oldukları arkadaş gruplarından ya da içinde yaşadıkları sosyal çevreden aldıkları telkinlerin de, basitliğin kültürünü yaşamalarında önemli bir etkisi vardır. Aile ortamından başlayarak okul ve arkadaş ortamı ile devam eden eğitim sırasında kişinin çevresindeki insanlardan öğrendiği düşünce ve davranış biçimleri tüm yaşamında etkili olur. Eğer bir insan cahiliye toplumu içinde yetişmişse ve kendisi de Kuran ahlakını benimsememişse, o zaman çevresinden öğrendiği çirkin karakteri aynı şekilde devam ettirebilir.
Özellikle çocukluk yıllarındaki gözlemlerin, bu karakterin yaşanmasındaki rolü büyüktür. O çağda anne babasının, yakın akrabalarının ya da arkadaşlarının içinde yaşadığı kültür kişiyi derinden etkiler. Henüz hiçbir şey bilmeyen bir çocuk çevresindeki insanlarda gördüğü iyi ve kötü herşeyi hafızasına alır. Belli bir süre sonra da bunları taklit ederek benzer olaylar karşısında aynı tepkileri vermeye aynı konuşma tarzını kullanmaya başlar. Belli bir yaşa kadar zevkleri, alışkanlıkları, davranış biçimleri neredeyse bu kişilerin birer kopyası gibi olur. Hatta kendisine yeni ve iyi bir şey öğretilmek istendiğinde hemen annesinden, babasından ya da yakın görüp kültürünü benimsediği başka bir kişiden böyle öğrenmediğini öne sürerek güzel bir davranışı uygulamaktan kaçınır.
Allah Kuran'da Hayır dediler. Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk. (Şuara Suresi, 74) ve Ne zaman onlara: Allah'ın indirdiklerine uyun denilse, onlar: Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız derler. … (Bakara Suresi, 170) ayetleriyle cahiliye insanlarının bir kısmının körü körüne atalarının asılsız uygulamalarına uymakta ısrar ettiklerini bildirir.
Oysa bir kişi iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir yaşa geldiğinde, vicdanını kullanır ve Kuran'ı rehber edinirse çevresinde yaşanan kültürün kötü ve dejenere bir kültür olduğunu fark edebilir. Böyle bir kültür içinde yaşamayı sahip olduğu Allah korkusu ve ahlak anlayışı ile bağdaştıramaz. Bu nedenle de onun bir parçası olmayı reddeder. Hiçbir tavır ve anlayışında bu kültürü anımsatacak bir davranış içinde olmaz.
Samimi bir Müslüman hangi koşul altında yetişirse yetişsin, nasıl bir eğitim düzeyine, nasıl bir fiziki görünüme sahip olursa olsun Allah'tan kendisine gelen herşeyi büyük bir tevekkül ve güzellikle karşılar. Çevresinde cahiliye kültürünün her ne türü yaşanırsa yaşansın güzel ahlakı ile bunlardan kendini rahatça soyutlar. Bu kişinin görünümündeki ve tavırlarındaki farklılık, ruhundaki kalite, imandan dolayı oluşan heybet ilk bakışta fark edilir. Nitekim bunun en güzel örneği tarih boyunca yaşamış olan peygamberlerdir. Örneğin babası son derece basit, saldırgan karakterli ve putperest bir insan olmasına karşılık Hz. İbrahim, Allah'ın sevdiği, elçisi olarak seçtiği ve ...Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125) ayetinde haber verdiği gibi şereflendirdiği bir peygamberdir. Hz. İbrahim, içinde yaşadığı putperest toplumun basit kültürünü asla benimsememiş, bu anlamda kendisini onlardan tamamen soyutlamıştır. Onların kendisine anlattığı, öğrettiği hiçbir şeyi kabul etmemiş, imanlı, onurlu ve güçlü bir kişilik sergileyerek, Kuran'ın, Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım. (Meryem Suresi, 48) ayetinde bildirildiği gibi Allah'ın rızasına uygun yaşamıştır.
Cahiliye ahlakında ise Kuran ahlakına aykırı, batıl ölçüler geçerlidir. Örneğin bir insan eğer cahiliye kıstaslarına göre kötü bir çevrede yetiştiyse kendini değersiz görür. Veya din ahlakından uzak toplumlarda çok önemli görülen zenginlik, maddi imkanlar, şöhret gibi özelliklere sahip olmayan bir insan anlamsız bir eziklik duygusu, kompleks içinde olur. Bundan dolayı da kendisine saygısı olmaz. Kendisini bu şekilde gördüğü için de iyi ve güzel olanı bulup ona yönelmek gibi bir arayışı olmaz. İman etmediği, Allah Katında kıymetli olana değil insanların gözünde önemli olana yöneldiği için pek çok zaafa, dolayısıyla da güçsüz, iradesi zayıf, kişiliksiz bir bünyeye sahip olur. Aklına gelen olumsuz fikirlere, dışarıdan gelen negatif telkinlere verecek bir cevap bulamaz. Böyle bir insanın ise çevresindeki olumsuz telkinlerden etkilenmesi çok kolay olur.
İmanın getirdiği doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yeteneğine sahip olmadığından yanlış bilgiler, yanlış telkinler, yanlış yönlendirmeler ile kişiliği zayıf bir hale gelebilir. Sonuç olarak ortaya küçük düşünen, basit tavırlarda bulunan, kendi kendini değersiz gören biri çıkar. Böyle bir kişi yaşadığı şartlardan dolayı Allah'a tevekkül etmesi, sabır gösterip güzel ahlak arayışı içinde asil bir karakter geliştirmesi gerektiğini aklına getirmez. Aksine anlamsız bir kompleks içinde, bu kirli kültürün oluşturduğu ahlak dışında başka bir ahlak yaşamayı düşünemeyecek duruma gelir.
Kuran ahlakını yaşayan bir kişi ise Allah'ın kendisini Müslüman olarak yaratmasından dolayı O'na şükreder. İnsanı değerli kılanın, Müslüman olmak, iman ve akıl sahibi, vicdanlı takva sahibi bir insan olmak olduğunu bilir. Hiçbir eksikliği onu basit davranmaya itmez, aksine onu Allah'a tevekkül etmeye, kusurlarını ve eksiklerini olabildiğince düzelterek, kendini geliştirerek, Kuran ahlakına uygun davranmaya yöneltir. Geçmişte bu kişi cimri ve bencil, kavgacı insanların bulunduğu bir ortamda yetişmiş olsa bile, benzer olaylar karşısında aynı tür tepkiler vermez. Aksine Allah'ın Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler… (Al-i İmran Suresi, 134) ayetinde bildirdiği gibi cömert ve yumuşak huylu bir karaktere sahip olur.
Ayette bildirildiği gibi her ne şart altında olursa olsun ihtiyacı olanları gözetir, öfkesine yenilmez aksine böyle bir durum karşısında son derece bağışlayıcı olur, alçakgönüllü bir ahlakı benimser. Asla basit hedefler edinmiş, ahireti unutup dünyaya hırsla bağlanmış, Allah'ın rızasını gözetmeyen, küçük çıkarlar peşinde koşan insanların ahlakına benzer bir ahlak göstermez. Kuran'ı kendisine rehber edinerek yaptığı bu tavır değişikliği, cahiliye hayatında öğrendiği her tavrı terk etmesi için yeterlidir.

Hz. Musa ve Firavun örneği

Hz. Musa, kendisini halkın gözünde ilahlaştırmaya çalışan (Rabbimiz'i tenzih ederiz), uyguladığı acımasız yöntemlerle insanları zulüm dolu bir hayat içinde kendi emri altında yaşatan Firavun'un sarayında büyümüştür.
Kuran'da Firavun'un birçok karakter özelliğinden bahsedilir. Firavun dedi ki: Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum... (Kasas Suresi, 38) ayetinde bildirildiği gibi sözde ilahlık iddiasında bulunan (Allah'ı tenzih ederiz) ve ...kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler… (Zuhruf Suresi, 54) ayetinde bildirildiği gibi halkını sürekli küçümserken kendini büyüten, kibirli bir insandır. Kuran'da yer alan ayetlerden Firavun'un dengeli bir insan olmadığı da anlaşılmaktadır. Gözünü mal ve iktidar hırsı bürümüş, Allah'ın, Firavun kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz? (Zuhruf Suresi, 51) ayetinde bildirildiği gibi elindekilerin gerçek sahibinin Allah olduğunu inkar ederek zenginliği ve maddi gücü ile övünen zorba bir diktatördür.
Bu anlayıştaki bir insanın yanında yetişen Musa Peygamber ise derin imanı ve yüksek vicdanı ile bulunduğu çevreden tamamen farklı ve üstün bir ahlaka sahip, ihlaslı bir Müslümandır. Yetiştiği ortamın ahlak anlayışından tamamen farklı bir ahlak anlayışına sahiptir. Firavun ve diğer inkarcı insanlar; ellerindekiyle övünme, büyüklenme, insanları küçümseyip alay etme, kendini beğenmişlik, gafillik, ideallerinin dünya hayatındaki metalar ile sınırlı olması gibi daha birçok ahlaki zaaf içinde yaşarken o bunlardan uzak, üstün bir ahlaka, soylu bir kişiliğe sahip olmuştur. Allah, Andolsun, Biz kendilerinden önce, Firavun'un kavmini de denedik. Onlara kerim bir elçi gelmişti. (Duhan Suresi, 17) ayetinde Hz. Musa'dan kerim bir elçi olarak bahseder. Kerim kelimesi; soylu, asil, şerefli, izzetli anlamlarına gelmektedir. Görüldüğü gibi Firavun'da görülen inkarcı insanlara özgü kötü ahlak özelliklerinin aksine, Hz. Musa Müslümanlara has üstün ahlak özelliklerine sahip, asil bir insandır. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hazreti Musa, Araştırma Yayıncılık)
Hz. Musa'nın ve diğer peygamberlerin hayatlarından bölümlerin yer aldığı kıssalarda, bu kıymetli insanların çok farklı ortamlarda, kendilerinden çok farklı inanç ve karakter yapısı içindeki insanlarla birarada yaşadıkları anlaşılmaktadır. Ancak hepsi de güzel ahlakları, asaletleri ve izzetli kişilikleriyle kıyamete kadar yaşayacak olan tüm insanlara örnek kılınan bir hayat sürmüş, bu insanların yaşadıkları cahiliye kültürleri ile aralarına yıkılmaz bir duvar çekmişlerdir. Onlar, imanlarının kendilerine kazandırdığı yüksek vicdanları ile insanların büyük bir kısmının içine düştüğü bu kirli cahiliye kültürünün daima dışında olmuşlardır. Çünkü iman eden bir insan yukarıda belirttiğimiz gibi nasıl bir ortam içinde yetişirse yetişsin, sahip olduğu vicdanı ile bu yapının bir parçası olmayı asla kabul etmez. Böyle bir davranış biçimi içinde yaşamayı kendine yakıştırmaz. Çevresindeki tüm insanların tepkilerini alacağını, dostluklarını ve sevgilerini kaybedeceğini bilse bile bu kültüre dair tek bir düşünce ya da hareketi Müslümanlık onuruna sığdıramaz.
Cahiliyenin kirli kültürünü yaşayan insanlar, bulundukları toplum içinde kendileri gibi kişilerden oluşan geniş bir çevre edinebilir, maddi imkanlar elde edebilir, çıkara dayalı dostluklar kurabilirler. Basitliği yaşayan insanların sayıca çok olmasına aldanabilir, güç kazanırız mantığıyla bu tarz kişilerle dostluklarını ilerletebilirler. Kendilerince kuvvet ve onurun –kötü ahlaklı ve basit karaktere sahip insanlardan oluşsa da- çoğunluğa uymakla elde edilebileceğini zannedebilirler. Oysa bu düşünce Kuran'a göre tamamen yanlıştır. Allah aşağıdaki ayetlerinde asıl izzet ve şerefin iman edip Müslüman ahlakını yaşamakla ve böyle insanlarla dostluklar kurmakla kazanılacağını bildirmiştir:
Onlar, mü'minleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler) edinirler. 'Kuvvet ve onuru (izzeti)' onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, 'bütün kuvvet ve onur,'       Allah'ındır. (Nisa Suresi, 139)
…Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Resûlü'nün ve mü'minlerindir... (Münafikun Suresi, 8)
Bu nedenle samimi bir Müslüman, tüm çıkarlarını ve elindeki imkanlarını kaybetmek uğruna da olsa bu batıl sistemin işlemesine destek veren bir insan olmayı kabul etmez. Kendisini, şartlara ve çevresine uyum sağlama gibi bir mecburiyet içinde hissetmez. Aksine Allah'ı razı edecek şartlar ne ise bunları oluşturma çabasında olur. Bu onurlu ve ihlaslı karakterin karşılığı olarak Allah salih Müslümanları hem dünyada hem de ahirette mükafatlandıracağını ayetlerde şöyle bildirir:
İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenlerin (çaba harcayanların) Allah Katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisinde sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah, büyük mükafat Katında olandır. (Tevbe Suresi, 20-22)